Kaliforniya Üniversitesi Irvine’da informatik profesörlüğü yapan Gloria Mark, 2023 yılında çıkan Attention Span (Dikkat Aralığı) kitabında şöyle yazar: ‘’Kişisel teknolojiler ile ilişkimizi yeniden düşünme vaktimiz geldi.’’
Özellikle COVID-19 pandemisinden sonra herkesin gündeminde yer bulan dikkat aralığı, aslında uzun bir süredir nörobilim araştırmalarının odaklarından biriydi. Mark’ın da liderliğini yaptığı araştırmalar seneler boyunca insanların (özellikle bilgi çalışanlarının) davranışlarını ölçerek dikkat aralığımızın zamanla nasıl değiştiğini öğrenmeyi amaçlıyor. 2004 yılında ortalama olarak 2.5 dakika olan dikkat aralığımız 2012’de 75 saniyeye, 2017’de ise yaklaşık 40 saniyeye düştü. TikTok’un popülerleşmesiyle diğer platformların da kısa-form içerikleri entegre etme çabaları ve gelişim çağındaki bireylerin giderek artan teknoloji kullanımı gibi faktörler de göz önünde bulundurulduğunda 40 saniyenin bile bonkör bir hesap olduğunu söylemek yanlış olmaz. Araştırmalar yalnızca dikkat aralığımızı ölçmekle de kalmıyor, bilişsel olarak tam anlamıyla multitasking (aynı anda birden çok iş yapma) kavramının da içinin ne kadar boş olduğunu kanıtlıyor. Minnesota Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre bir işten başkasına geçtiğimizde zihnimiz bu yükü kaldıramıyor ve ardında attention residue (dikkat artıkları) diye tabir ettiğimiz parçalar bırakıyor. Bahsedilen artıklar yüzünden ise geçiş yaptığımız işe tekrar odaklanmamız her seferinde ortalama 20 dakikayı bulabiliyor. Gün içerisinde derin bir iş yapmaya çalışırken dikkatimizin dağılma sıklığını düşündüğümüzde bu artıklar çığ gibi büyüyüp bizden saatlerimizi çalabiliyor. Peki, bunun suçlusu kim? Yüzlerce yıl öncesinde günlerimizi basit rutinlerle geçirirken neden şu an bir şeye 40 saniye bile odaklanmakta zorlanıyoruz? Bunun altında yatan birçok sebep olabilir; kısa bir süre düşündüğümüzde bile bireysel, toplumsal, kültürel birçok farklı neden bulabiliriz. Ancak fark etmemizin esas olduğu nokta, bu sorunun ben veya sizle alakalı olmadığıdır. Bu sorun sistemsel iki failin eseri: internet ve ardından getirdiği sosyal medya.
Ancak bu farkındalığın internet ve sosyal medyayı düzenli olarak kullanan bizler için ne anlama geldiğini ölçmek, kişisel hayatlarımızdaki sonraki adımlarımıza karar vermek hala zor. Fakat bu konulara uzun süredir ilgi duyan ve yapılan araştırmaların gelişmesine şahit olan birisi olarak naçizane birkaç tavsiyem var. İlk ve en önemli nokta yaşadığımız bu odak probleminin bizim suçumuz olmadığını anlamak. Kullanıcıların gözünden sadece bilgi ve deneyim aktarım platformları olarak görünen bu oluşumlar milyar dolarlık endüstrilerin de iskeletini oluşturuyor. Problem bireysel değil, sistemsel. Özellikle her şeyin sosyal medya platformları üzerinden döndüğü bir çağda yaşıyorken hesapları silip kapıyı kilitleme fikri de pek gerçekçi değil, sosyal medyayı bu kadar popüler hale getiren ana faktör zaten hayatımızı kolaylaştırıyor olması. Bunun yerine aşamalı olarak uzaklaşmak, kişisel dengeyi bulmak denenebilir. Bir süre belirleyip o süre boyunca detoks yapmak, hissettiklerinizi tartıp buna göre sonraki adımlara karar vermek bu alışkanlığı benimsemenizi kolaylaştıracaktır. Sosyal medya kullanımımızın çoğunun bilinçsiz ve kaçınma amaçlı olduğunu düşünürsek işimizi bitirdikten sonra hesaplarımızdan çıkış yapmak da biz ve sonsuz kaydırma arasındaki sürtünmeyi artırabilir. Bu iki sistemsel tuzağın önüne geçmek kısa dönemde çok önemli gözükmese bile yıllar içerisinde meyvesini verecek şeylerden olduğu kesin. Milyarlarca insanın sürekli bilgi ve içerik yağmuruna tutulduğu günümüz dünyasında bizi en ileri taşıyacak şey, önemli olanı seçip ona odaklanabilme becerimiz olacaktır.
Yorum Yazın
İşlem başarısız oldu.
TamamBaşarılı
Tamam